Elinde bir kalem vardı, “Ne yapacaksın
onunla?” dedim, çantasından büyük boy bir resim defteri çıkardı ve “Kara kalem
çalışması.” dedi. Ama enlindeki kalem kırmızıydı. Ona kalemin kırmızı olduğunu
söylemedim. Mesele kalemin kırmızı olması değildi kara kalem çalışmasının
kırmızı kalemle yapılamayacak olmasıydı. Ben bir ressam değilim ama bunu ilk
okulda resim dersi alan herkes bilirdi zaten.
Pencereden gelen güneş yüzüne vuruyordu. Güneş
ışıkları o gün ona özel hizmet veriyor gibiydi. Siyah saçları güneşe aldırış
etmiyordu. Gözlerinden bahsetmeyeceğim çünkü gözlerini daha fazla kişi bilsin
istemiyorum. Sağ tarafta, burnu ve dudağının birleştiği yerde kırmızı bir beni
vardı ve o ben tam olması gerektiği yerdeydi. Elindeki kalemden daha
kırmızıydı, belki de güneş ışıklarındandı kızıllığı. Yüzünde eleştirilebilir
hiç bir şey yoktu. Bu yüzü saatlerce izleyebilirdim ve böyle görünürken onun
istediği her şeyi yapabilirdim hem de her şeyi.
O an resim çizmesini izlemiyordum, ne
çizdiğini umursamadım bile. İnsan hayatında kaç kez böyle bir güzelliğe bu
kadar yakından bakabilirdi ki? O an yüzünün her milimetresini hafızama
kazımakla meşguldüm. Resmi çizerken mimiklerini kullanıyordu. Sanki resmi
eliyle değil, mimikleri ile çiziyordu.
“Bitti” diye fısıldadı. Kulağımda emberiza
sahari kuşu ötmüş gibi yankılandı bu ses. Kağıda dönüp baktığımda küçük bir kuş vardı, kırmızıydı. Kendinden
daha koyu kırmızı bir dala konmuş bir kuş. “Uçabiliyor mu?” diye sordum,
“bilmiyorum” dedi. “uçabilsin” dedim “yoksa böylesi güzel bir kuşa yazık
ederler.” Bana döndü ve ufak bir tebessüm belirdi yüzünde. Güle konmuş bülbül
gibi göründü gözüme; “Uçmak önemli değildir bir kuş için önemli olan nereye
konduğudur.” Dedi. Bende anlamsız buldum ama bozmadım onu söylediklerini ama
olsun. O bir şair değildi bir ressamdı.
Resim
bittiğinde önce gözleri bana döndü sonra kafası. “Ne görüyorsun?” dedi. “hiç
bir şey” dedim, güldü. “Sen ne görüyorsun?” dedim. “Hiç, kırmızı bir kuş” dedi
yüzünde ki tebessümle.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder